Showing posts with label gezorum yazorum. Show all posts
Showing posts with label gezorum yazorum. Show all posts

Thursday, August 30, 2012

disko disko partizani - part 2

Bir gece..... yine Oren'deyiz... dedik bu gece hangi mekana aksak, nereye takilsak... dusun tasin, hadi dedik, diskoya gidelim, kopalim. madem ladies night'mis, nerde beles, oraya yerles. 

buranin 2 caddesi var, bi carsinin sokagi, bi de barlarin sokagi. 5 dakikada 3 kere turlanabilecek kadar kompakt mubarek. ayy bir de nargileciler, cay bahcelerinin oldugu sokak var, o biraz daha asagi dogru gidiyor, nasil da unuttum. oysaki zaman zaman, gerek nargile icerek, gerek cay esliginde iskambil kagadi oynayarak ailece, sikca tesrif ettigimiz yerler..... ailecek diyorum, cunku anasiz babasiz, hepberaber el ele tutusmadan disari cikamiyoruz. -amamak degil, cikmiyoruz. bildigin kendi irademizle, hur irademizi baltaliyoruz. 

iste, 1 ay gectikten sonra, ne hikmetse, bir boslugumuza denk gelmis olsa gerek, kendimizi anamizdan babamizdan ayri, Oren sokaklarinda barlarin onunu 5 kere turlarken buluverdik....

anam, meger keramet varmis basiboslukta... bol kesis aldik Oren civanlarindan, her barin onunde iceri girme masaya oturma teklifleri mi dersin, dondurma teklifleri mi dersin, meger bizim bahtsizligimiz, arkadassizligimiz, hatta en onemlisi flortsuzlugumuz, almanci aile modunda dolasmamizdanmis.... buyuk aydinlanma yasadik. 

iste o esnada karar verdik, Oren gecelerinin en sasaali, en aktif, en soyle boyle diskosuna gitmeye... saat 12. kapida bekleyen 5 deliguanli gorunumlu amcayi asarak iceri girdik. girer girmez, suratiniza deniz manzarasi ve mehtap, edremit korfezi carpip alabora ediyor bunyeyi ilk hamle olarak. los ortam. isiklar, lazerler firil firil, dj kendinden gecmis, zaten 19 yasinda olup sakalini kesince 15 gosteren ergenlerden. ama gel gor ki, masalar bombos. dans pisti desen aglamakli. duptisduptis dumciki dumciki muzikle dj eller havada yaparken, biz de, yani ben de, kosa kosa o guzel manzaranin demir korkuluklarina yapistim, hicbir garsonun bizi farketmeyip icecek ne alacagimizi sormamasini umarak.....

iste o manzara. via my dandik phone.

sahile bakan masalarda uc bes arkadas grubu vardi oturan. ama biz en cool lariydik, cunku oturmadik. ayakta mehtaba dalip garsonun bizi farketmemesini umduk, omuzlarimizi dumtis ritminde sallayarak. ama kacinilmaz an geldi catti tabii ki, bir garson kosa kosa, "ay siz ne zaman geldiniz, hic gormedim sizi" diyerek yanimiza geldi. kisa bir sureligine de olsa, amacimiza ulasmis olmanin verdigi gururla, yanimdaki bir bira istedi. kucugunden. ben de her zamankinden istedim; hic. cimriligimden degil, az evvel gecmis ramazana saygi ve sevgimden. 

nitekim, kucuk bira tuzluydu. got kadar biraya isvec stsndardinda para bayilindi. ben hic bayilmadim walla. butun gece de yemeden icmeden oturdum. hem beynimi zikecem, hem bs pistli diskoda oturacam, hem de icmeyi sevmedigim ickilere domalacam, yok yeaaa!! 

velhasil... zamanin nasil gectigini anlayamadik (yalan.) bir sure ayakta takilip cool olduktan sonra, nasilsa biraya bayildik diyerek ben kicimi bar taburesi yuksekligindeki sandalyeye koydum, ve tum gece kaldirmadim. yanimdaki ise sandalyeye nadiren koydugu kicini sallamayi hic kesmedi. cok enerjigim, nasil aticam bu enerjiyi icimden diyerek, bulundugumuz sure zarfinda yeni gelen gruplara ideal misafir ornegi teskil ederek, etrafi, az da olsa, canlandirdi. (kopirayt problemlerinden foto koyamiyorum)

aslinda bizim milletimiz oynaktir, kici basi o meshur kapi gicirtilarinda oynar hep. kizi da erkegi de. hatta erkegi bazen daha bir oynar, hic yerinde durmaz, kolbasti mi istersin, halay mi, en cok da ciftetelli ile cosar da cosar. ama sorsan, kiz kismisi iki gerdan kirdi mi kuyruk sallamis, asifte muamelesi gorur, dugun derneklerde.

konudan uzaklasmadan, bu yaziyi da cabuk cabuk bitirmek istiyorum. gunlerdir surundu zaar.

biz bulundugumuz surece, cesitli insan profillerine, yeni yeni dans stillerine, flortlere hatta kesismelere sahit olduk. ben sahsen omuz tingildetmek disinda dans etmemis olsam da, izlediklerimden pek sikilmadim. bazen yeri geldi, yeter duptis trash turkish pop diye serzenislerde bulundum, yalan demiim, amma ve lakin, guzide sahil kentimiz Oren'den cok tarz muhtesem bir dj performans ve muzik yelpazesi beklemek de biraz sacma olurdu. kaldi ki, bircok barcelona diskosunda da cok muhtesem muzikler esliginde eglenmiyor ecnebi ve yerli gencler. misal, bir serdar ortac calsalar, tum o genclik turkiye sahillerine akacak ama... iste, kadir kiymet bilmiyoruz hic...  :)

bir parantez acarak, gectigimiz sene tecrube ettigim bir barcelona anisini paylasayim: belki daha once yazmisimdir, tesadufen evimin yakinlarinda sabaha karsi gittigim bir isgal evindeki partide dj "guleyrim halina katula katula" isimli parcayi calarak beni benden almistir....

gece 12 de gidip 2 bucukta donduk eve. hatta ne hikmetse, daha erken ayrilmak isterken diskodan, orada calisan genc deliguanli gitmememiz icin bize icki ikraminda bulunmak istedi. muzikleri mi begenmediniz? soyleyelim djler ne isterseniz calsinlar. dedi. aman tanrim! bu cumleler hic kulagimiza bu denli guzel calinmamisti, cok uzun zamandir. 1- bir erkekten icki ikrami, 2-ne isterseniz calsinlar, seklinde memnun etme girisimi... insan gercekten bir hos oluyor, ilgi alaka gorunce :D  ne de olsa almanci aile kizlariyiz,

sonuc: dj istedigimiz hicbirseyi koymadi, genc deliguanli calisan bir bira bile getirmedi.

ders 1: turklerin yavsakligi bile yalanmis dostum,
ders 2: misafirperverlikmis, peeeh, hani nerde anasini satayim
ders 3: eline iki cd alan, kulagina kulaklik takan yeni yetme ergenlerin bile gotleri kalkiveriyor zirt diye, bir afra bir tafra...
ders 4: ayrica kivanc tatlitug'un yandan yemisi, hatta onden ve arkadan da yemisi goruntusu verip, azcik eli yuzu duzgun veletler de havalarindan gecilmiyor. hos, dans etmeye basladigin an bittin olm sen gozumuzde.
ders 5: danimarka''ya gidecegim. sarisin ve mavi gozlu erkeklere doyacagim omrumun bir kesiminde.

yazinin her bir kelimesinden yeni yazi konulari cikarabilirim:

turk erkeginin iki biseps iki triseps sekillendirdigi an kendini bir biscolata erkegi sanmasi (bkz hemen yanda)

bu fotodan yola cikarak, yemek yapan erkegin ne denli seksi olmasi gercegi,

dans pistinde bile erkeklerin kiz arkadaslarini rahat birakmamasi,

hatta erkeklerin dans edersen aslinda kizlardan daha kivrak ve oynak gorunebilmesi ile homofobik yapilarinin nasil da celismesi...

kiz kisminin bitmek bilmeyen hayat mucadelesi.

diskoya ailecek gidenler... ve de diskoya bir arkadasiyla gitmek, kisa sure sonra sevgilinin gelmesiyle third wheel yasam bicimine dahil olmak...

daha guzel ifade edilebilecek baska konular da cikar esasen ama, tum yaziyi bastan sona okumaya usendigimden, aklima gelenler sadece bunlar... bir de, OSS'de turkce de 1 yanlis cikaran bendenizin kurdugu icler acisi cumleleri.... nallahim.



yeter artik, bitsin bu cile, ay pardon, bu yazi..............



PS: hayir, bi de soz verdim, ingilizceye de ceviricem bu yazdiklarimi...... hay !"·$%&


SORRY, I MAY NOT TRANSLATE THESE RIGHT AWAY, i got really bored finishing this post :P

PS2: our last hours in Oren...... so sad...






Monday, August 27, 2012

Ören'de bir ay nasıl geçti - part 1



Ören'de çeşitli hayatlar yaşamak mümkün. Halk plajı kısmındaki insan profili ile site sahillerindeki insan profili bambaşka. Hoş, her iki kesimde de çok fazla benzerlik bulmak da mümkün, full kiyafet veya hasema ile guneslenmek, cocuk cigliklari ve sahillerin gozde (!) bekarlari (bu konuya deginecegim).

Halk plajları adı itibariyle çevre köy ve kasabalardan ve civar otel, pansiyon, apartlardan gelen tatilci emmilerle dolup taşarken, sitelerdeki plajlarda biraz daha, tabiri caizse "nezih" denebilecek, biraz daha hali vakti yerinde ankara memuru aileler var.
Yazarken sıkıldım.
1 ay nah bu manzarayla gecti anasini satayim.
biz ise almanci ailenin kizlari misali, analarinin dizi dibinden ayrilmayan, aksamlaru cay esliginde okey ve kagit oynayan edepli cici kizlar imaji cizdigimizden koskoca bir ayda tanıştığımız insan sayi ve tipi: apart otelin sahibi amca, yan barda her gece gitar çalıp şarkı söyleyen devletten atama bekleyen müzik öğretmeni abi, ayvalık tostcusu genc delikanlıyi geçemedi, ay bir de çarşıda gözlük aldığımız erzurumlu genç.

Iki genç kızın bütün yazı bir sahil beldesinde geçirip de uç beş çevre yapamaması çok acı verici bir durum. ama şaşırtıcı değil. Canlı müzik dinlemeye bile ananla babanla gider, gece yarısı olmadan esneyerek eve dönersen ne çevre yaparsın, ne de belalı platonik hayran.
plajları olduğu gibi ortamlari da ayri bir içler acısı.
Yabancı dil almanca. Çünkü gerçekten, ankara memurlarinin disinda, senelerce kazanıp biriktirdikleri parayla her yaz hem memleket hem de sicak deniz ozlemini gidermeye gelen almancı ailelerin çocuk ve torunlarının yazliklarinin bulunduğu yöreler buralar, altınoluk, akçay, ören vb. 

Gecen iki adet sarisin genc kiz gordum plajda, turistlik akiyordu üzerlerinden. Nitekim almanca konuşuyorlardı. Almancı ailenin genç oğul veya kızlarının okuldan arkadaşları olduklarına kanaat getirdim, aksi, yani buraya türk tanidiklarindan bağımsız dusmus olmalari mümkün değil. (zaytung sagolsun haber yapmisti yazin basinda)

Tuesday, August 21, 2012

mimarim yeter ki sen uzulme (hh part 2)

ok, since i have couple of readers, some foreigners (gosh, why dont i have a normal life with full of turkish fans all around me?? :P) i'll try to tell the story's other half. 

mmm lemme think... what happened next..?? 

so,  me, in the middle of nowhere, almost nowhere, standing on the high-fuckin-way, freaked the shit out of me, literally, trying to think that no one will rape me then kill me before reaching Turkey.... 

highway, but very few cars passing, very very fast, maybe going with 160-180 km/h, no one stopping, not even slowing down, however, thinking positive, in between horrible scenarios in my head, must have worked. in couple of minutes (seriously, i didnt wait so long at all) a HUUUGE truck written Acarlar (or Açarlar) started to ´honking, and slowing down... that was when i had a real paradox in my life: being happy to see a Turkish truck stopping, and being frustrated to see a Turkish truck stopping.  ahahaha 


case 1: happy to see someone from your country, solidarity, turkish people would understand the difficulties and they are helpful, they like students, and even hitchhikers cause they are very curoius to get to know what is going on, so.... good sign thats a turkish, i'll ve saved. 


case 2: frustrated to see someone from your country, because that country is turkey, because turkish truck drivers may not be the best people to trust with your life, especially if you're a lone traveler, sorry, a lone FEMALE traveler. explain the reasons, i will have to be classist, and arrogant, but i don't want to. however, give a brief idea, they can be very very rude and dangerous towards women. 

my case turned out to be the first one, luckily. predictable since i am safe and sound in my home country.

i was going to kesan, a small town,10 km to the border. surprisingly the driver was from that town. he offered me to take there. he was a good guy i must say, single with couple of years to retire. he said that he had a small boat, he is planning to sail when he retires, and travel the world. he even got the sailing (capitain's) licence... we talked about the countries he had been, the problems at the borders, transporting goods, driving all the time... then politics. he was turkish nationalist, meaning, hated kurdish people. blaming everything on them as if their fault it was all bad things happening in turkey. well, at least hated AKP as well, the current governing party. people from trakya, are a bit more leftist, they like drinking, and celebrating things, having fun, even Raki, the turkish drink is from there, i guess the reason is that they are close to greece and bulgaria where people have a lot of relations with those nations, and christians. it has its history too.. anyways... 

we finally reached the border, waited for couple of hours, unfortunately, due to the "iftar vakti" (the fasting break of ramadan) all the officers were eating... we had to wait... 

on the turkish side, the passport officer almost interrogated me. i felt like i was crossing the german border, of course to germany, or in the interview of american visa where they interrogate the history of your descendents......  he asked me when i got to thessaloniki, what time, and what i was doing in spain, why i was going back to turkey, how i got to alexandropolis, looking at the truck driver, who was really offended by those questions and the attitude of the policeman who, in the end, told me that i should never hitchhike like that, because truck drivers might not be helpful as he was, and that it was very dangerous. I said OK. i was trying to remain calm. 

from 6 oclock in the evening, to 10 , finally we were in turkey. i mean leaving the border behind, i clapped my hands out of joy. 

driver amca took me to the Kesan bus terminal, so that i could take another bus which would go to the small town where my family was: Edremit. 

that was pretty funny when he pulled the huuuge truck to the right side of the road, to drop me at the terminal... he did. he stayed with me until i bought my ticket to Edremit, then he shook my hand and left. 

he was really a good guy. he even bought me lipton ice tea green (with green tea, that doesnt exist in spain, i really miss that drink) when we had to wait at the greek border.... 

at 10.30 at night, my bus arrived.... another 5 hours on the roads to go.... with a lot of babies, teenagers, stupid discussions on the bus, stops at the sideroad restaurants, lights on/off every 2 hours.... 5 long hours with no good sleep....

in the end, i quote: 

"Barcelona (E) to Ören (TR) with numbers : 1 plane + 3 bus + 2 car + 1 truck = 25 hours : 1,5 + 2,5 + 2 = 6h of sleep, 1 pack of biscuits + 1 plate of chickpea, 2 bottles of water + 1 icetea. Here I am, in 1 piece !"



Friday, August 3, 2012

How did i hitchhike in the middle of nowhere (in greece) - hh part 1

One girl
One evening
No one helping her
In the middle of highway

Ok. I'm not the only girl who tried to hitchhike alone in europe. thats not a big news for humanity. Girls alone autostop the whole europe, til middle east then even in india blabla. BUT NOT ME.
its quite a news for me.

I am stubborn. I decided not to wait all night long to take the safe autobus to go turkey. No. I decided to reach the border with my own terms, possibilities and so, which means HH, basically.
No problem with reaching to alexandroupolis. I took the bus, for 4 hours. The stupid problem is that there is no bus going to turkey, before 3 o clock in the morning. So, what? Am I gonna wait 12 hours? Noo.

I met a young greek boy in the bus. Very young, 19 years old. When we got off, his friend and he tried to help me, by looking for the tourist information desk. on the street, I saw some young hippi-ish guys, some with rasta, some half naked (topless), they looked like they could like some adventure like hitchhiking to turkey, I decided to talk to them. Of course it has nothing to do with the fact that one of them was totally the love of my life, my future husband with blue eyes, long blond hair, shirtless, tattoo, omg, those shoulders, that chest... I stop. take me back there!

apparently they had no idea about hitchhiking. Disappointment. I wanted to ask more in order to be able to stare at him a bit more, I was wishing that they invited me up there house or to get some drinks.... But no. I am in greece, that would happen in spain... not in greece.

My head down on the road, took my luggage and left, probably looking like a turkish girl who escaped from home to be an artist or singer... Cause they asked me with eyes full of pity, how I got there...

In the end, I found some cartonbox to write huge TURKEY (KESAN) and started to wait for cars, the board on one hand, hitchhike finger on the other hand... No one came to pick me up towards turkey, except one car who told me thar I should go to the highway, cause the cars and trucks coming from thessaloniki are passing there to go to turkey. I said ok. im such a fearless stupid.

He took me to the highway, long road to walk back in case of some unfortunate experience, it was already like 6.30 afternoon. Sun was setting. Me, in the middle of nowhere, alone, a few cars passing full throttle. No houses around... Just land and lanscape...

Then I realized, that I was not really being wise going there, not waiting for the bus at 2 am.

Think positive, think positive. Board, finger, just wait, and hope for the best....

Git git bitmiy aq

O gün geldi çattı en sonunda, rüyalarıma giren yolculuk, karabasan gibi üstüme çöküyordu arada sirada. Ahanda işte başladık. Yine gecenin körü uyumadan yollara koyuldum. Kapitalist düzenin çatlarından biri olup bastiracam neyse parası alaçam kendime düzgün saatli direk uçak seferi anasını satayim. Her seferinde gece 3te çık 5 te çık...
yollarda uyu bazen hic uyuma... Sefillik vallahi.
Girona havaalanına kazayız belasız tüm yol boyu uyuyarak ulaştım neyse ki. Hatta o derece ki, saat kurdum neme lazım, bekleme salonunda da uyudum eğreti. Uçağa bindim bi 2 3 saatlik uçuşu da ağzım nah tabak gibi acık geçirdim. Yanımdaki civana baktım bazen uyanıp, o da salya akita akita uyuyor, dedim iyidir iyi...
Selanik e geldim. Onca işkence türkiye değil yunan toprağı içindi. Kimim kimsem olmadığından, bir an evvel baba ocagina koşayım dedim, hemen bir otobüs bileti aldım türkiye ye en yakın şehre. Zaten beleş terminal internetinden yararlanarak anamla irtibatı kurdum, meğer babam da, tez binsin gelsin diye buyurmuş. Allah allah alllah naraları atarak koştum otobüse...
Alexandropoliye türk adıyla karaagac olsa gerek, türk nüfusuna, bir iki döner kebap veya zücaciyeci dukanina sahiptir umuduyla gidiyorum... Ne tanıdık var, ne fikir... Kader kısmet, otobüs kamyon minibüs cip bip birşeyler bulup vatana giriş yapacam başka çare yok....

Thursday, June 21, 2012

Cadaques izlenimleri


Costa Brava'nin cok begenilen tatil beldelerinden biri bu Cadaques köyü. Öyle bir köy. olaylarından biri, Salvador Dali'nin burada yaşamış olması. En azından evi var, ana meydanda kocaman heykeli var, gözlerini açmış bıyıkları dik dik falan.

Civarda tek tük başka köyler de var sanırım, çok da ilgimi çektiğini söyleyemem.. Neyse. Ana köy merkezi şeker aslında, evler beyaz beyaz, dar sokaklar, çiçekler mor salkım söğütler, bazı evlerin cam pencereleri maviye boyanmış, kısaca bana bizim memleketin yazlık köylerini anımsattı, Bodrum falan. Kilisesi var tepede, arada çanlar çalıyor...
Göt kadar plajları var ki plaj da denemez pek.değişik koy falan görmek için araç lazım, yollar biraz uzunca... Ben kendi kıyı sahillerimizi özledim ya, nerde cunda, mordoğan, ya da bir altınkum, ılıca... Fethiye, demre falan...
Neyse. Itin götündeki evimizden elle tutulur bir plajda yürümek dağ bayır a aşarak bi 15dk alıyor. Bu süre zarfında edindiğim amele yanıkları ise bir bonus adeta... güneş kremine rağmen.

Plaj diye geldigim yer de bir 100 metrekare alan. Taşlı çakıllı, denize yürümek bir çin işkencesi. Deniz o kadar sığ ki, bir yerden sonra sıkıcı bir hal alıyor. Latin arkadaşların deniz sıcaklığı standartına göre şu çok soğuk, adamların kış mevsimi yok tabi, deniz hep ılık, akdeniz onlara ölüm soğuğu geldi.hiç datça ya gitmemisler ki çivi soğuğu nasıl bir duygu, ayak sokamamak nedir, bilmezler. Kısaca deniz haziran ayına göre gayet iyi.

Plajlar nerdeyse safi topless. Kızlar vallahi bikini üstü tanımıyor. Burası böyle, barselona da da böylelermiş, hatta çeşit çeşit meme tipi görmek mümkünmüş. Ben henüz tecrübe etmedim. yaşlı genç, çoğu kadın gayet rahat, erkekler hatta erkek arkadaşlar daha da rahat.
Ben de işte güneş kremi eksikliğinden bir ağaç gölgesine yattım, çevreme bakınıyorum, kızlar bir küsur saat uzaklıktaki ebesinin nikahına yürüdüler, başkasının da sevgilisi geldi, takılıyo, ben de burda tek başıma blog yazıyorum...





Sunday, April 29, 2012

hayaldi gercek oldu

Cok onceki bir blog yazimda bahsettigim, gerceklestirmeyi planladigim seylerden birini hallettim. 

artik liste su sekilde seyrediyor olmali:

Vatican City
Monaco 
Kosovo
San Marino
Liechtenstein
Malta
Andorra
Luxembourg
Slovenia
Macedonia
Albania


Andorra 4 saat uzaklikta olmasina ragmen halen ayak basamadim, lanet. Ama yakindir, kesinlikle gidilecek. Geri kalanini hangi ara becerebilicem hic bilmiyorum ama, olacak... olacak...



Friday, January 6, 2012

beklenen an

uzun zamandir yazmiyorum yazilacak cok sey olmasina ragmen.icimden gelmedi. evet biliyorum her gun kontrol, muhtemelen her gun hayal kirikligi. tamam, dunyanin sonu degildir eminim yeni bir yazi gormemek.. 


neyse sevgili seyirciler, ruzgar gibi geldi gecti Estambul tatilimiz. bugun cuma olmasina ragmen herkeste bir rehavet, bir isteksizlik, surekli hastalik muhabbetleri, parcali bulutlu hava raporlari ve yapilmamis isler... 


3-4 gundur ayni kisiyle randevulasiyorum. gercekten de ananem dedemi gordugumden daha fazla gordum. muhtemelen son birkac aydir en cok ve en istikrarli bulustugum erkek; discim. 


evet bana cok trajikomik geldi acikcasi, aylardir duzenli bir sekilde gorustugum tek erkek kisinin discim olmasi durumu... maalesef evli ve cocuklu. ama zaten bizimkisi cok seviyeli bir iliski. saygi sevgi cercevesinde birbirimizin hayatlarina cok girmeden, siradan konular uzerinde konustugumuz, genelde benim surekli tukurukler icerisinde kaldigim, onun da bolca oyma ve doldurma isi yaptigi, gercekten de ideal iliski. son aylarimin en duzenli iliskisi hahaha. bence cok komik. 


2 gun sonra barselona'ya donuyorum, kazasiz belasiz olmasini umarak. bir de istanbul'a alelacele gelmeme yol acacak kaza bela ve hastalik durumlarinin olmamasini umarak tabii ki... 


boyle seyler yazmak yerine belli bir konu secip onun uzerine montaigne gibi denemeler yazsam daha mi hos olurdu acaba diye dusunuyorum, geveze mimar kizimizin yaptigi gibi. kolay okunur, degisik bilgi ve dusunceler falan verir insana. sonra yine dusunuyorum, ayol kim okuyor ki bunlari, kime ne fikir vereyim ben, ayrica benden fikir isteyen arar sorar ne istiyorsa, di mi. hic.


arti, konu uzerine yazacak olsam, elimde bolca konu var, yazarim, odev mayetinde verir, sinifimi gecerim. ohooo... 


neyse. evet simdi gelelim son durumlara: 


Istanbul'da neler yaptim: trafige girdim. boklu hava soludum. birkac araba tarafindan ezilme tehlikesi gecirdim. 1 kez gece taksime gittim. 2-3 kez alisvers merkezine gittim. 1 adet sinemaya girdim. rock korosu konseri izledim, koro camiasiyla selamlastim uj bej muhabbet ettim. birkac arkadasimi gordum. teyzemleri ve ananemleri ziyaret ettim. 3 farkli doktor, 3-5 irili ufakli islem gecirdim. aa cok guzel cizme ve ayakkabi aldim kendime. bir kez de kadikoy gecelerine aktim. arkadasimin nisanina gittim. mamçak doktor havs izledim. hande ataizi ile izdivaç, doktorum, bugun ne giysem, yarin ne pisirsem, sosyetikler ne yapiyor gibi bilimum tv programlarina doydum.


cok sey yapmis gibi gozukuyorum wallahi. ben bile "vay anasini" dedim kendime. 


istanbul'da ne yapmadim: vapura binip bogaz havasi almadim. taksimi gunduz gozuyle gormedim, istiklal sokaklarinda salinmadim. sahilde yurumedim, modada cay icmedim, gunbatimini izlemedim. arnavutkoyde bebekte dolasmadim, ortakoyde kumpir yemedim. gorusmek istedigim arkadaslarimi gormedim. evden gunlerce cikmadim. istanbulun ozledigim hicbir aktivitesini gercekletirmedim.


burdan bakildiginda da hicbirsey yapmamisim gibi duruyor. "pu allacezani" dedim kendime.
kim bilir ben burya ne zaman doncem, belki de donmicem. gider gitmez yine ozlicem, her gittigim yerde bi benzerlik aricam. aramama gerek kalmicak hatta direk benzeticem fln... 
ama nedense ozledigim hicbiseyi yapmadim yapmiyorum. bir tembellik ki evlere senlik. 


barna ya donmek istemiyorum.
butun gun yatmak istiyorum. 


bunalimda miyim acaba? 

















Tuesday, December 27, 2011

bir istanbul masali


Evvel zaman icinde kalbur saman disinda, masallara nasil baslanacagini bile unutacak kadar cocuklugundan uzaklasmis bir cadizila yasarmis uzak diyarlarda. Bu cadizila dogdugu buyudugu topraklardan kacmis gitmis bir muddet once, fakat insan evladi tabi, cadi madi ama onun da duygulari var hissiyatli genc kisi, o guzel verimli muhtesem topraklar gozunde tutermis, gittigi yerlerde yakaladigi kurbanlarina da hep oralari anlatirmis.

Bir gun en sonunda yeminini bozmus, kendisini bekleyen uzuun ve cetrefilli yollardan gecerek en sonunda memleketine varmis. Varmis ama nereye varmis. O ballandira ballandira anlattigi, hep ozleyip gitmeyi bekledigi topraklarin yerlerinde yeller eser bulmus. O gunluk guneslik, nese dolu, mavi bulutlarin sehrin tepesinde dolastigi, cocuklarin ciyaklayarak cildirip kostugu sokaklar simdi sisler icinde, gunesin hic yuzunu gostermedigi, pisli puslu igrenc bir yer olmus.

Amma ve lakin, attigi her adimda 15 dakika bekledigi, insanlarin vicik vicik uzerine uzerine yurudugu, trafikte 5 saatini yarim saatlik yola vermek zorunda kaldigi, alisveris merkezlerinden baska gidecek mekan bulamadigi, her kose basinin uzun uzun gokdelenlerle cevrelendigi, metro insaatinin 15 yildir suregelip bir turlu bitmedigi memleketinde, surekli hastalandiran toksik atikli havasi, foseptikli suyuna ragmen gece olup da o bogazin isiklarini, tarihi yarimadanin parlak minareleri, sarayin kukuletasini, galatanin kulesini gorunce, hele de kiz kulesinin yani basindan gecerken soyle bir bakinca tum o telas, trafik, bok pusur kufrettigi butun hersey kayboluvermis. 
Geriye o guzel eski peri masalivari topraklarinin isil isil boncuk boncuk parlayan silueti kalmis.


tabii ki bu masal burada bitmemis....

Sunday, December 25, 2011

me time


Evvel zaman icinde kalbur saman disinda, masallara nasil baslanacagini bile unutacak kadar cocuklugundan uzaklasmis bir cadizila yasarmis uzak diyarlarda. Bu cadizila dogdugu buyudugu topraklardan kacmis gitmis bir muddet once, fakat insan evladi tabi, cadi madi ama onun da duygulari var hissiyatli genc kisi, o guzel verimli muhtesem topraklar gozunde tutermis, gittigi yerlerde yakaladigi kurbanlarina da hep oralari anlatirmis.

Bir gun en sonunda yeminini bozmus, kendisini bekleyen uzuun ve cetrefilli yollardan gecerek en sonunda memleketine varmis. Varmis ama nereye varmis. O ballandira ballandira anlattigi, hep ozleyip gitmeyi bekledigi topraklarin yerlerinde yeller eser bulmus. O gunluk guneslik, nese dolu, mavi bulutlarin sehrin tepesinde dolastigi, cocuklarin ciyaklayarak cildirip kostugu sokaklar simdi sisler icinde, gunesin hic yuzunu gostermedigi, pisli puslu igrenc bir yer olmus.

Amma ve lakin, attigi her adimda 15 dakika bekledigi, insanlarin vicik vicik uzerine uzerine yurudugu, trafikte 5 saatini yarim saatlik yola vermek zorunda kaldigi, alisveris merkezlerinden baska gidecek mekan bulamadigi, her kose basinin uzun uzun gokdelenlerle cevrelendigi, metro insaatinin 15 yildir suregelip bir turlu bitmedigi memleketinde, surekli hastalandiran toksik atikli havasi, foseptikli suyuna ragmen gece olup da o bogazin isiklarini, tarihi yarimadanin parlak minareleri, sarayin kukuletasini, galatanin kulesini gorunce, hele de kiz kulesinin yani basindan gecerken soyle bir bakinca tum o telas, trafik, bok pusur kufrettigi butun hersey kayboluvermis. 
Geriye o guzel eski peri masalivari topraklarinin isil isil boncuk boncuk parlayan silueti kalmis.


tabii ki bu masal burada bitmemis....

Saturday, December 17, 2011

the terminal

Gunesle geldim gunesle donuyorum. Sabah sakir sakir yagmur yagarken “ahanda simdi sictim bu havada ucagin gotune yildirim da duser” seklindeki dusuncelerimle pesimizmim tuttu, dedim kesin tribulansla yerden bilmem kac bin mil yukarda tangir tungur bi o yana bi bu yana savrularak gideriz. Derken gunes gulumsedi.

Umarim ayni sey istanbul a giderken de olur.

Havaalanina rahat rahat hatta yavas yavas vardim tam ispanyol stayla,hic acele etmeden kosturmadan. Trene yine bir ton para bayildim “artik bu son gidiyorum aq” diyerek. Sirt cantam kocaman oldu, muhtemelen 10kilonun ustunde ayriyetten yanimda bi 5 kiloluk supermarket torbasi tasiyorum icine ivir zivir doldurmusum, ispanyol rahatligimdan eser kalmadi konrollere vardigimda.

Amsterdam guvenligi isi abartmis, sivilarin oldugu canta ille plastik olacak ve guvenlige gosterilecek. Benimkini kabul eder mi etmez mi tartarken kafamda, baktim amcaya, kesin Turk, tipitip, gozluklu, ufak tefek, cirkin, Hollanda’nin hicbir gen sifresinden nasibini almamis. Bir hapsurdu, “allaaah memleketim!! dedim, Turk degilse kafami keserim.” Sira bana geldiginde Turk pasaportumu gostererek adamin gozunun icine bakiyorum ki bana Turk bir tepki versin. Ammavelakin Ingilizce konustu, icinde tamponlarimin, sampuan, makyaj temizleme malzemelerimin ve lens suyumun oldugu plastik cantami iyice kurcaladiktan sonra aramizda soyle bir diyalog gecti, harfiyen aktariyorum:

-you are going to barcelona.
-yes.
-you live in barcelona?
-yes
-you have a spanish man?
-(honk?) no
-Turkish man?
-(?) no
- are you single?
-(??) yes
- hehehe hadi hayirli yolculuklar.
-(wtf!?) hee tesekkurler.

Yorum yapamiyorum, yapabilen beri gelsin.

Ucaga girmeden evvel, yukumu fazla bulma ihtimaline karsi cevaplarimi ve savunmami hazirlamistim bu Turkish teyze bohcamla ilgili: “ah icinde montum hirkam falan var, o yuzden kocaman malum bura pek bi soguk uhuh nolur birakin geceyim lutfen.” Icinde montun disinda bi kilo muz, cizmeler, Hollanda kurabiyeleri falan ne ararsan var, cantaya sok dese, sictim onun da ici mentoller waffellarla, her bardan cordugumuz kartpostallarla hatta caldigim la chouffe bira bardagiyla fln dolu, neyi nereye sokayim, at dese atamam yazik gunah, kimse de yabancidan muz alip yemek istemez, bu hollandalilar biraz fazla tirsak, gecen senelerde domuzdu kustu bilmem ne gribi derken bi de Turk kizi esmer, Afrikali ac cocuklarin askina bile desem hayatta kabul etmezler muzlari. 


Dustum ganimetlerimin akibetinin derdine. Aman neyse ki gerek kalmadi cok sukur. Kimse laf etmedi, kizmadi, o korkunc demir parmakliklara cantami sokturtmadi... Kus gibi hafif girdim ucaga, havada tribulanslar arasi patakute ucuyoruz sinterklaas kukilerimi yerken ben...


Friday, December 16, 2011

geri kalanlar

artik su gezi muhabbetinden sikilmaya basladim, belki ilerde ayrintiya girerim. ama kisaca utrecht guzel sehir, ogrenci sehri. orda kaldigimiz gece canli muzik calan bir bara gittik. ortam olabildigince dutch idi. yine son dakika couch u bulduk. oncesinde guzel bir turk yemegi yedik turk arkadaslarimizla. neyse iste. 
ertesi sabah yine cantalari aldik ciktik, sehir hos. yasanilasi. haftasonuydu o yuzden cok kalabalikti. geceleyin kalacak yerimiz olmadigi icin trene bindik amsterdama gittik. 7 euro falan bayildik. trene bizle binen kontrolcu amca turk cikti. bize: "aa niye bilet aldiniz, almasaydiniz keske" dedi.  lanet ettik. nerden bilelim biz bunu amca. 


sonra vardik, evimize gittik, arkadasin ev arkadaslarinin sinavlari varmis, ertesi gunler icin baska couch bulduk. cok tatli bir kiz bize evini acti, 2 gece onda kaldik. ah canim benim cok seker kiz, cok ilginc, iyi kalpli, tam hippi ruhlu falan. yari pakistan yari hollandali, cok da guzel. 

vedalastik ve ben artik ucagima gittim. 

tamam yeter bu kadar :)


ah Breda ah



Breda’da kisa kaldik. Zaten aksamin bir saati vardik, birseyler atistirdik, hostumuz ve sevgilisiyle cok guzel bir film izledik, sonra bar tavsiyeleri alip disari ciktik. Sehir minicik, ogrenci sehri. Aslinda yasamak icin ideal. Bir suru bari diskosu club i mevcut. Her tur dukkani da bulabilirsiniz. Gidince gorusup tanisacagimiz insanlar bizi sattilar, mesajlarimiza cevap hic gelmedi, ne arayan ne soran, biz de kendi kendimize azcik dolanip hosumuza giden bara girdik. Fiyatlar fena degilsi, kucuk bira 2.20, muzik guzel. Ilk girdigimizde bir suru erkek, az miktarda kadin vardi, herkes hollandali uzun boylu. Biz icmeye basladik. Ilk fikir bar crawl yapmak degisik yerler gormekti ama sonra kaldik. Kandaki alkol seviyesi de yukseldikca, madem burda basladik burda devam edelim dedik. Tipler de fena degil, ama biz cok asosyal kaldik. Bir de o boy ortalamasinin baya altindayiz. Yanimizdan gecenlere basimizi kaldirarak bakiyoruz. Yaklasik 3 biradan sonra yanimdaki hos tipli erkeklere ragmen, guzel hatunlarla arkadas olmaya calistim tum sirinligimle, maksat arkadasima belki bir faydasi olur, cocuk biraz acar kendini, zaten icmisiz, o kadar para dokmusuz bari bi faydasini gorelim diye, muhabbet ediyorum kizlarla, arkadasimdan bahsediyorum, “arkadasim da iste tum avrupayi pisikletle geziyor, wow cok muhtesem degil mi, ne cesur cocuk” falan birseyler geveliyorum, cocugu pazarlamaya calisiyorum, bizimki orda oyle duruyo. Kendimi helak ettim vallaha kizlara yamanmaya calisiyorum, “su nasil deniyo hollandaca”, “ay biz de iste boyle 2 kisiyiz, kimseyi tanimiyoruz, yeni geldik” ayaklari cekiyorum, ama bizim cocuk pek pasif cikti. Uzgunum dostum, bunlari yazmam lazim biliyorum okuyorsun ya da okuyacaksin, ama kusura bakma artik. Kendi derdimi unuttum, vakit geciyor, ben kendim icin kimseyle tanisamiyorum, ya da tanistigim insanlar iriyari hafif kilolu ya da kisa boylu kel ve cevresine abaza gibi bakan erkekler. Adamlar benle konusmaya calisiyor, ben kacip kizlarla arkadaslik etmeye calisiyorum. Kesin lezbiyen bu dediler benim icin. Neyse arkadasim icin feda olsun nolcak dedim, alkol seviyesi ile bir atak yapar belki falan diye, ama baktim tik yok. Kem kum dut yemis bulbul gibi sus pus arada birseyler geveliyor ama yetmiyor. Kizlardan birinin dogumgunuymus haydi hoppaa serefe merefe, cok pis yaziyorum kizlara sanki benim isime yaricak. Ama ne oldu? Kizlar cektiler gittiler, surda bir klup varmis oraya gitcez, kendinize iyi bakin dediler ve gittiler. Hic 2 tane ezik insani niye davet etsin sikir sikir giyinmis kizlar, cilginca dans edip icki iciyorlar. Ustune polar ve kici kirik hirka giyip gelmis 2 ufak insani sallamazlar tabi. O kadar kicimi yirttim, erkeklere bakamadan sarhos olup kizlara yazdim, arkadas naapti? Hic. Insan iade-i iyilik yapar da, cevresindeki hos tiplerle muhabbet kurmaya calisir falan. Barda mal mal duruyoruz, arada dans ediyoruz, herkes cok cool, ve cok uzun, gelen gecen bize carpiyor, arada bana yazan belcikali iri yari cocuk (aslinda komikti, venle ispanyolca konusuyordu) espiri patlatiyor, yanasiyor falan ama yine de biz oyle mal mal kaldik, ictigimiz biralar ve harcadigimiz paralar da cabasi. “Hep bosu bosuna” demis Athena, hay agzini opeyim.

“Ispanya’da olsaydik simdiye 35 kisi gelip bizimle tanismisti” diye hayiflandik, arkadasa soruyorum, “ispanya’da insanlar daha sicak ama, bi numara oldu mu madem oyle?” yok. Aah ah. Iki fingirdeyesim vardi, onu da beceremedim. Insan iste karsindakini cok dusunup yardimci olmaya calisinca, kendini unutuyor :P Hey allahim. Bak dusundukce hala kiziyorum kendi kendime.

Benim moralim bozuldu, herkes hopluyor zipliyor, egleniyor, biz cok fena siritiyoruz arada. Dedim yeter, cikalim gidelim artik, istemiyorum kalmak daha fazla, hic bi isimize yaramicak, zaten yeterince icmisiz. Yolda saga sola yalpalayarak eve donuse gectik. Kafalar super, bi de bizim evlat baska bisey daha icti, icme dememe ragmen, ah be cocuk, abla lafi dinlemedin, iyice uctu. Benim hatirladigim, ertesi gun kendisine de soyledim, asiri soguktan dolayi ben bir ara kosmaya basladim eve dogru. Bi de cok cisim gelmisti, ispanyol stayla sokaga isedim. Public urination rulez sometimes. Ama illegal. Zaten neyi legal yapioz ki aq, gittim ara isiksiz bir sokaga bir guzel isedim, tutamiyodum artik. Cok guzel oldu. Eve gittik kendimi attim yatagima, pardon koltuguma. Bir ara ben uyurken bacaklarimda bir aci hissedip uyandim, bizim arkadas oturmus ayakucuma, pek de ucuna degil ya, neyse. Dedim  “aah haci nooruyon, git yat zibar uyu”, pardon deyip gitti yatti. Sabah hangover in allahini gorduk. Hostumuz kiz geldi, arkadasa dedi ki, “naapiyodun geceleyin odamda” ahahahaha. Meger bizimkisi o kafayla (eve gelisimizi ve sonrasini hic hatirlamiyomus) yanlislikla odaya dal. Sonra oyle dolanip cikmis. Muhtemelen akabinde gelip benim bacagima oturdu. Sonra da yatti uyudu. Ozur diledik 500 kere, hatun hollandali, soguk nevale, boyle seyler bu insanlar icin korkunc seyler, yok sorun degil falan dedi. Allah vere de negatif referans yazmaya ehehehehehe.

Sonra sehirde dolandik birazcik, kahvalti ettik, baya guzeldi. Bagels and Beans isimli avrupa simitcisinde. Sonra yuruduk, 1 milyonculara girdik, herkes zaten krismis alisverisinde falan… eve donduk, cantalari alip hitchhiking in yolunu tuttuk.


hollanda'da otostop gibisi yok


Oncelikle arkadasimin okudugu otostop rehberlerinden ve edindigim tecrubelerden yola cikarak Hollanda’da otostop cekmekle ilgili biraz bilgi vermek istiyorum.

Göt kadar ulke, nufusun buyuk cogunlugu sehir iclerinde pisiklet kullanmasina ragmen, ogrenci kesimi sehir disina cikmak icin genelde trene biniyor, zaten ogrenciysen indirim kartin varsa tren mren public transport sana beles, oyle bizim gibi yok akbilim 90 basti, yok dur bu ay aylik alayim falan yok yani, oh kebap. Neyse, calisan is guc sahibi, belli bir geliri olan insanciklarin ve ailelerin buyuk cogunlugunun da gayet guzel arabalari var. Belcika gibi, bazi aileler veya calisanlar hergun bazen 1 saat otedeki sehre calismaya gidebiliyorlar mesela. Cunku zaten göt kadar dedik ya, boydan boya geceyim desen 4 saat. Sehirler arasi 2 saatlik tren yolculugu “ooo uzak”.

Bi de Avrupa ulkesi adamlarin kafasi rahat, ogrenciler, gezginler bol gelir gecer otostop cekiyorlardir diye dusunduk. Hollandali arkadaslarimiz da bize otostopun yasak olmadigini, yani legal oldugunu soylediler, kitaplarda yazan seyler de Hollanda’nin gayet guvenli ve rahat otostop cekilir ulke oldugunu yazmis, ceza almazsiniz demis, eh biz de bu kadar israra, ve de trenlerin hayvan gibi pahali olmasina dayanamadik, ve “otostop cekmek zorundayiz” dedik.

Ilk tecrubemiz cok hizli ve cok muhtesem oldugu icin, ikinci seferimizde de havanin soguk, yagisli ve ruzgarli olmasina aldirmayip bol motivasyon ve heyecan icerisinde R’dam-Breda, which is 1 saatcik arabayla, yoluna attik kendimizi.

Once evden kendimizi atacagimiz otoyola kadar yuru babam yuruduk. Cantalar sirtimizda, torbalar elimizde, biz gideriz otoyola hey otobana. Sagolsun arkadasim cok centilmen bir beyefendiydi, benim pazar torbami da o tasidi tum gezi boyunca. Elimizdeki haritaya guvendik, yaklasik 3-5 km yurudukten sonra, gittik tam araclarin henuz otoyola girmedigi (cunku hollandalilar kural cignemezler, otoyolda durmak yasak ya, kimse almaz bizi sonra mazallah), ama az sonra girecegi yerde beklemeye basladik. Sansimiza yagmur yagmiyodu, yoksa iyice sicmistik. Neyse iste, dur dur bekle bekle, elimizde BREDA yazan karton kutudan yirtma tabela, arada arkadas oyunculuk gecmisine guvenerek sirinlikler yapiyor, hopluyor zipliyor falan (yoksa o baska otostopta miydi? Farketmez, her seferinde pek bir polyannaydi vesselam hehe). Yanlis yerde mi bekliyoruz, herkes bize isaret yapiyo guluyo falan derken gittik yoldan gecen birilerine sorduk, dogru yerdeyiz, hatta super yerdeyiz ama kimse bizi almadi. Pis hollandalilar. Tavsiye uzerine 1km otedeki tren istasyonunun ordaki otoparka gittik, dediler ki orda bi suru araba park ediliyomus, cikanlar belki breda’ya giderlermis, sansimiz daha yuksekmis, ama Eger aksam 6ya kadar beklersek is cikisi, daha cok araba olurmus, hatta sordugumuz cocuklardan birisinin is arkadasi breda’da yasiyormus ama isten cikmasini 3 saat kadar beklememiz gerekirmis. “hee yok canim sagol biz devam edek” dedik, gittik otoparka. Orda da isler kesat kim giriyo kim cikiyo belli degil, millet trenle gelmis zaten. Sorduk sorusturduk, biz en iyisi benzin istasyonuna gidelim dedik. Zaten 2 saat gecmis aradan, ne o 1 saatlik yol gitcez anasini satayim. Benzin istasyonuna da bi 1 km kadar yuruduk o ruzgarda soguk havada, boyle garip otoyollardan geciyoruz is kuleler var etrafta, heryer sirket, holding. Vardik. Ama benzinci ters yonde. Dediler ki, “burdan gecen araclar roterdama gider, siz karsi taraftaki benzinciye gidin en iyisimi.” “Eh iyi madem dedik, nerde o benzinci?”cok yakinda hemen surdaymis. Ilegal yollardan yuruyoruz, polis gelse belki ceza yazar, otoyoldan kosarak karsiya falan gectik, yuru yuru varamadik lanet benzinciye. Bu esnada arada durup barnak marnak kaldiriyoruz, belki biri insafa gelir durur diye, ama yok anam domuz hollandalilar. Herkes bakiyo korna caliyo el salliyo. Duran yok aq.

Sonunda bulduk Shell’i. minicik bi benzinci, sehrin de icine dogru. Evsizler gibiyiz, yanina yaklastigimiz insanlar tirsiyolar, “ne istiyosun benden” der gibi bakiyolar. Biz tabelamiz Pazar torbalarimizla falan orda kosede oturuyoruz “sefiller” i oynuyoruz. Hep ret hep ret.

Yaklasik 3 saat gecmisti artik aradan, dedim “allaskina aksam oldu hava iyice karardi, binelim trene sktirip gidelim, host bulmusuz son dakka, ayip olur bekletmeyelim, satmayalim. Parasi neyse vericez artik.”
Once tramvaya, ordan tren istasyonuna gittik catir catir 15 euro verdik. Vallahi hala kabaetimde hissediyorum acisini.

Hani nerde Hollanda kolay ulkeymis, hemen araba bulunurmus, o kadar yavru kopek “puppy” modunda baktik insanlara, “nooolur” dedik mimiklerimizle, el salladik, sirinlik yaptik, bir allahin kulu yanimizda durup bizi arabasina almadi iste, isin kotusu kicikirik 1 saatlik yola 15 euro vererek evlat acisi yasadik resmen. Ben gerci sehirici transportta kacak yapip ordan biraz kurtarmaya calistim, ama olsa olsa 3-5 euro birsey kurtarmisimdir… olsun o da birsey.

Okuz hollandalilar, yagmur camur bok gibi hava, insan acir da yanina alir. Ama yok! Cok para harcattilar bana. En azindan yoldan tasarruf etcektik.
Trenle vardik Breda’ya. Ordaki maceralar efsane zaten. Baska yaziya sakliyorum.

1 gece 1 gunduz kaldik, sonra aksamuzeri gibi, 3 civari, Utrecht’e, baska bir 1 saatlik yola cikmaya hazirlandik. Yine otostop tabi. Cunku hirsimizi alamadik ya, gene denicez. Ama bu sefer hava guzel, haftasonuna gelmisiz, hostumuz seyahat eden daha cok olur, sansiniz yuksek dedi. Yazdik kartona yine, bu sefer UTRECHT diye. Yavas yavas guzel havada guzel insanlarla dolu sehirde yuruye yuruye yine otoyola dogru gittik. Dogru yerdeyiz, tip almisiz zaten turist ofisinden, Utrecht e giden tum arabalar burdan gecer dedi, oraya gittik. Yine bekliyoruz, arkadas hopluyor zipliyor. Korna calanlar var, el sallayanlar var, “uzgunuz arabamiz cok dolu” isareti yapanlar var. ulan sanki dolu olmasa alacan… yine ayni terane. Almiorlar bizi. Acaba hangimizin tipi o kadar kayikti? Bu sefer arkadas dedi “bu karton cok yavan duruyo, biraz susleyelim” kalpler bortu bocekler cizdi, peace isareti yapti, gunes munes ekledik. Bu sefer karton oyle doldu ki, Utrecht i kapadi nerdeyse.

Yeni kartonumuzu goren soforler siritmaya basladi bize. Tamam yuzu asik suratsiz hollandalilarin yuzunu guldurdu kartonumuz, ama bizi almalarini saglamadi yine lanet olasica. Benim artik umudum tukenmek uzere. Bu sefer belli bir zaman siniri koymustuk 1.5-2 saat icerisinde kimse almazsa trene gidicez artik demistik.
Ben kartonumuzdaki bortu bocegin yanina “PLEEASEE” yazdim. Artik iyice zabittik, ajitasyonlar, elleri birbirine kenetleyip lufeeen diye yalvarmalar, yapicak birsey yok, kimse durmuyo. Cok mutsuzum. Goya muhtesem ulke, kucuk, otostop friendly, hatta otostop yarismalari falan duzenleniyor ulke genelinde. NERDE O ULKE?

Az oteye gittik, meger benzinci varmis. 15 dakkada 1 araba falan duruyor, terkedilmis gibi cunku, zaten %100 self servis, birkac tane otomat koymuslar cani ivir zivir cekerse, tampona pede ihtiyac olursa ya da dis fircalamak icab ederse falan diye… baska da bi sik yok aq. Ben oturdum, usuyorum, aksamdan kalmayiz, basim catliyo, moralim bozuk. Oyle gelene gecene bakiyorum, icimden soru sormak yalvarmak da gelmiyo. Parasi neyse verip cekip gitmek istiyorum. Ote tarafta da, polyannamiz  arada ziplar hareketlerle (belki isinmak icin yapiomustur) hala parmak kaldiriyor elinde “peace please” karton.

Topladim pilimi pirtimi,  aldim polyannayi da, bindik otobuse (yine kacak kacak beles) gittik istasyona, coktan bizi arkadaslar bekliyor orda, bir de host bulmusuz son dakka, artik verdik 7’ser kusur euroyu da, bastik gittik Utrecht’e basarisiz bir otostop girisiminin sonucunda.

Thursday, December 15, 2011

R'dam - tipik dutch!


Gelelim Rotterdam gunlerine:

Evet Rotterdam dunyanin en guzel sehri falan degil, Hollanda’nin en onemli ikinci sehri, Avrupa’nin en buyuk limanina sahip, eskiden dunyanin en islek limaniymis, Shangai gecmis bunu maalesef. Mimari olarak; ikinci dunya savasinda neredeyse tum sehir yerle bir edilmis, dolayisiyla tarihi binalar cok fazla gorulmuyor. Sehrin profili modern, uzun binalar, gokdelenler, ozellikle degisik tarzlar falan. Mimar arkadaslarimiz bize bol bilgi verebilirler comment kisminda heheheJ En mesur binalarindan “Kup Evler” de burada bulunuyor.

Neyse, Rotterdam’i bir de Avrupa ogrencilerinin sevgilisi Erasmus’dan dolayi biliyoruz. Bu fizolof edebiyatci, hem de papaz amca, Rotterdam’dan cikma. Kendisi o sehirden bu sehre gezip duran, egitim veren bir humanizm timsali olunca, adini bu bildigimiz Erasmus degisim programina vermisler. Iyi etmisler.

Bu sehirde 3 gun kaldik, aile evi olunca, bol yagli turk yemekleri yedik, bol turk caylari ictik, bisikletimiz vardi, bol bol pisiklete bindik, sehirde dolandik. Guzel gecti, yani sehir muhtesem olmasa da, daha dogrusu daha eski ve klasik yapilari ben daha cok sevdigim icin, Bilbao gibi moderen yerler bana pek haz vermediginden boyle soyluyorum. Kimileri cok begenebilir, ki modernizm ve modernist yapicilar gitsinler gorsunler.
Ha bir de sehir cok ruzgarli  ve buz gibiydi. Yani tamam aralik ayindayiz, soguk bekliyorsun ama, yine de insan birazcik gunes gormek istiyor.
Gunesi her gordugumuzde disari cikmak icin hazirlanmaya basliyorduk. Ama her seferinde gunes coktan kayboluyordu bile. Saka gibiydi, her cikisimizda yagmur yagmaya basliyordu, ve biz bisikletlerin uzerinde yagmura karsi pedal ceviriyoruz, neredeyse istisnasiz boyle basladik pisiklet yolculuklarimiza.

Bi seferinde artik cok soguktu. Sehrin en moderen kisimlarina gelmisiz, bir ruzgar var ki “te cagas”, uzerimde evden odunc aldigim kocaman sisko mont olmasina, kulaklarimda hint fakirinden cordugum amsterdam earwarmers, boynumda sikica sarilmis atki ve yeni muhtesem kirmizi eldivenlerime ragmen, ama tabii altimda dandirikten ince bir taytla cikma gafletini gostermisim muhtesem zeka ornegi olarak, cok usudum. Dedik bir cay kahve icelim guzelim (¡) sehirde. Ama hollandadayiz, gireceksek bir cafeye, tipical dutch olsun. Yolda bir café/bar gordum. Kiyida kosede kalmis, birazcik salas bir goruntusu var. Hah dedim tamam iste burasi: “ AA hadi buraya girelim. Tipik dutch bar”. Baska da zaten bir yer gozukmuyor alternatif olarak yakin menzilde. Biz bisikletleri agaca baglamaya basladik, gerci zincirleme isini pek ben yapmiyorum zaten, arkadas isin piri olmus, ona devrediyorum, hallediyo. Neyse, iste o sogukta ugrasip araclari agaca 3 adet farkli zincir ve kilitle full guvenlikli bir sekilde bagladiktan sonra, ki yaklasik 5 dakka falan surdu, cafeye girdik.

Adimimi atmamla, birkac saniye donup kalakalmam bir oldu. Ah girdigim o saniyede gorduklerim ve duyduklarim… Arkama dondum, arkadasla soyle bir bakistik. Ben birkac saniye kapida durup iceriyi suzdum.

Ilk once barin ici, yani icindeki insanlar dikkatimi cekti. Paso erkek. Hepsi de esmer ve kanli bicakli bir goruntu sergiliyorlar.

Ikinci saniyede cafedeki muzik kulagima calindi. Ahmet Kaya. Beynimden vurulmusa dondum yemin ediyorum. 

O anki duygularimizi tarif edemeyiz heralde. Dominant teyze oldugum icin, bir de kendime asiri guveniyorum tipik dutch cafesi buldum diye, onden ben atlamistim, ha tabi bir de cok usumustum. Arkamda da arkadasim, geri donemedim. Iceri girdik bi kere, herkes susup bizi suzdu bastan asagi, muhtemelen gozlerimizdeki ve yuzumuzdeki o sok ifadesini de yakaladilar. Napalim, bos masaya oturup soyunmaya basladik. Amca geldi, ben icerdeki turkce mirildanmalardan cikarim yaparak, amcanin da turk falan oldugunu sandim, turkce siparis verdim. Anlamadi. Meger Fasliymis. Nasil bir guvense artik, Turkce konusup anlayacagini sanmak da ayri bir mallik. Bari turk cayi falan olsa, hadi turk cayini biraktim, black tea istedim, bana limón cayi getirdi. Neyse. Bu esnada cafenin playlisti Ahmet Kaya’dan Beyonce’ye falan gecis yapti. Cok acayip. Arkadasim da, “hadi bitir sunu da gidelim” modunda yudumlarimi sayiyo, oysa ben cok mutluyum, kendimi adeta evimde hissetmisim (sarkazm), sicak ortam, turk arkadaslarimiz bizi kesiyor garip garip… Cok pis turist olduk memleketimin insanlarinin arasinda aq. Sonunda ciktik, koca bir kahkaha patlattik. Cikar cikmaz arkadas bana hatirlatti : “tipik dutch bar!”.

Meger beni uyarmis ben cafeye yoneldigimde, “bura hic dutch bar a benzemiyo, girmeyelim” demis. Ben kafamda 500 adet malzeme, kulaklarim kapali earwarmers ve atki ve kapson, zaten boynumu saga sola oynatamadigim icin surekli baska bisikletlere carpip kaza gecirme tehlikesi icindeyim, dolayisiyla kesinlikle uyarisini duymamistim. Iste boyle de bir animiz oldu.

Diger gunler de benzeri sekilde, Rotterdam’in alisveris merkezi, ama ozellikle HEMA’da gezme, testerlarla makyaj yapma, bisikletle ormana, parka falan gitme ile gecti gitti.



Haa, casinoya gittik lan. Hahahaha cok komik. Arkadasim “gel casinoya gidelim beles yiyecek icecek servis ediyolar, otlaniriz, biraz da oynariz belki kazaniriz, halam hep kazaniyo” dedi, ve hayatimda ilk kez casinoya girdim. Icecek servisi vardi evet, kola fanta soguk su cay… makinelerin hepsi otomatik, sacma sapan seyler. Hic sevmedim, mantigini anlamadim, nasil oynanacagini da cozemedim. Bana o aletlerle oynamak inanilmaz, ama ustune basa basa soyluyorum INANILMAZ aptalca geldi. Surekli kaybediyosun. Arada bazi insanlarin makinelerinden tikir tikir sangir sungur sesler geliyo, 500 tane 20 centlik madeni paralar falan akiyor, ama kim bilir onlar o kdrcik bile kazanmak icin kac para kaptirmislardir. Ortam cok les, inanilmaz sacma. Arkadas oynadi azcik, 2 euro koydu, 7 euro kazandi, o paranin 2eurosunu cebe atti, 5iyle yeniden oynadi, kaybetti. Iste kumar boyle adi birsey. Once azcik veriyo, sevindirik oluyosun sonra hepsini geri aliyo, Eger hirs yaparsan devam edip daha cok kaybedebilirsin cok net. Bir makineye de ben 20 cent attim, oynayayim dedim. Makine parami yuttu, ustelik sipastik sey oynatmadi da. “Eaah, sikerler, oynamam ben boyle aptal seylerle”dedim, ve boylece kumar maceram hizli baslayip hizli bitti. Ictigimiz kola ve caylar yanimiza kar kaldi dedik, kendimizi (daha dogrusu arkadasim beni) avuttuk.

Sonracigima, 3. gunun sonunda, oglene dogru pilimizi pirtimizi toplayip Breda’ya dogru otostop cekmek icin R’dam in otoyoluna cikan yerine dogru ilerlemeye basladik.

Wednesday, December 14, 2011

sinterklaas : bir hollanda bayrami



Su Hollanda’yi hep en guzel ve soguk tarihlerinde yakaliyorum anasini satayim. Her yer tatil heyecani ile dolu, ogrenciler ailelerinin yanina gidecek, hediyeler aliniyor, sokaklar noel baba resimleriyle dolu. Ama daha noele cok var. Nedir bu curcuma madem allasen? Iste cevap: Sinterklaas.

Efendim Saint Nikolas, bildigimiz hani bizim Myrali yani Demreli Peder Nikolas, eskiden sehir sehir gezermis, cocuklarin ayakkaplarinin icine minik seker cukulata puskevit biseyler koyarmis, hediye misali, bunun bir de yardimcisi varmis, bacadan girdigi icin yuzu gozu simsiyahmis. St Nikolas in olum gunu 6 aralik oldugu icin Hollandalilar de fanatik olarak 5 ve 6 aralik gunlerini noel gibi kutluyorlar. Koylerde sokaklarda Sinterklaas ve yardimcisi (adini unuttum) kapkara bir amca geziyorlar, foto cekiniyorlar, cocuklara seker meker veriyorlar. Hollandalilar ozellikle bu arap baciyi anlatip “aman, yanlis anlasilmasin, zenci degil o, bacadan girdigi icin siyah” seklinde 30 kere acikliyorlar.


Sagolsun Hollandali arkadasimiz bizi hometown indaki aile toplantisi ve sinterklaas kutlamasina davet etti, birlikte Huizen sehrine yol aldik.

Ailesi cok tatli, 3 kardes, bir de annesinin kiz kardesi ve cocuklari, ananeler dedeler cumburcemaat biz de aralarinda sinterklaas kutladik. Aile gelenegi herkes cekilisten kim cikarsa o akrabaya degisik orijinal paketinde hediye hazirlayip bir de komik sakaci bir siir yaziyor, saat aksamustu 3te sirayla paketler aciliyor, oncesinde yazilan siirler okunuyor, pek komik herkes guluyor falan. Aile kalabalik olunca bu merasim yaklasik 2-3 saat suruyor. Biz sikilmayalim diye evde bezelye puresi tipik dutch corbamizi aperatifler esliginde ictikten sonra diger arkadasimizla hep birlikte pisikletlere atlayip sehri turlamaya gittik, hediye merasiminin sonuna yetisme sozu verdikten sonra tabii.


Hava gunesli, ama cok soguk, bisikletler bi garip sistem calisiyor, fren yok, pedali geri cevirince duruyo falan, neyse tingir mingir gezdik sehri, evler mustakil tabii ki, bahce icinde, sirin seker luksumsu, insan ozeniyo. Sehir turu attiktan ve sehrin tarihi ve geleneklerini bir muzede kapsamlica ogrendikten sonra, eve donduk. Tum aile salonda cember olusturmus oturuyor, hediyeler bitmemis hala siirler okunuyor.
Meger bize de hediye alip siir yazmislar. Siiri unuttum ama soyle birseydi hollandaca, “bu guzel gunde istanbuldan gelen misafirlerimizi otuttuk, hosgelmisler, sefa getirmisler” vs

Hediyelerimiz tipik sinterklaas kurabiyeleri ve ici acibadem ezmesi dolu borek. Yummy valla. 1 haftadir yiyoruz bitmedi:P

Bu esnada evin kadinlari surekli masalara sehpalara aperatif yiyecek takviyesi yapiyor, hizmette sinir yok, tabaklar bosaldikca yenileri geliyor. Minik kofteler, peynirli club sandvicler, ivir zivir birseyler... Yaninda da sarap kola meyvesuyu vs icecek servisleri... Tika basa yedik sagolsunlar. Pek de ilgilndiler bizle, heralde ilk kez evlerinde sinterklaas bayraminda turk insanlar agirliyorlar...

Sonraki duragimiz diger arkadasimizin ailesinin evinde aksam yemegi ve gece konaklamasi. Tur operatoru gibi oldu biraz. Ikinci ailemiz daha cekirdek. Akraba yok, kutlama yok, anne baba cocuk ve biz 2 misafir salonda sarap kadehleri esliginde sohbet ediyoruz. Babamiz biraz egosu yuksek ve etken bir adam, aksam yemeginden sonra studyoya gidecekmis arkadasiyla muzik kayitlari varmis, cok gururlu. Guzel birsey tabii ki. Yemekten sonra anneyle birlikte sofra muhabbeti yaptik. Turk OSS universite sinavi ve egitim sistemi uzerine uzun uzun aciklayip konustuk. Adamlar soka girdi. Ergen genclerin cogunun neden asiri stres yuzunden genelde sagliksiz ve degisik hastaliklarla buyudugunu cok guzel aciklamis olduk boylece... Misyon tamamlandi. Derken gece caya bir hanim kizimiz geldi bizle tanismaya, mahalleden. O da 90 dogumlu cici bir hatun sessiz sakin kendi halinde cok kibar.

Gece yatmadan evvel ogrendik ki hatunun 3yasinda cocugu varmis!
Ertesi gunu rotterdam a dogru yola cikmadan bu citi piti genc anne kizimiz ve arkadasimizla birlikte guzel ciks agaclar orman icinde hos bir mekanda sicak sarap icip, appeltaart yani elmali turtadan yedik. O da cok tipik bir tatli, zaten tipik cogu guzel yiyecek tatli burda. Borekleri bile acibadem ezmeli.

Arkadasimiz bizi Rotterdam uzerindeki bir benzin istasyonuna birakti. Cok maceraciyiz, beles yasamayi seviyoruz, zaten tren de bok gibi pahali, 1saatlik yol 15euro aq, biz otostop cekcez. Zaten evden buldugumuz kartona yazmisiz kocaman 1 km oteden gorulsun diye R’DAM, goren durur alir bizi dedik.

Benzinlikte karakuru bi amca gordum bizimkiler icerde cis mis yaparken, hemen yanasip sordum.

-Pardon, rotterdama dogru gidiyor musunuz?
-evet
-aaa biz 2 kisiyiz sizle gelebilir miyiz?
-tabii
-cok tesekkurler. amaneey, cocuklar kosun araba buldum.

Anam bir de baktik, plaka ispanyol. 

-Pardon ispanyol musunuz? 
-Evet. 
-Anaaam ben de barcelonadan geliyorum. 
-Aa oyle mi ben de Tarragonaliyim.

Nasil mutluyum, adam allahin Huizen’inda Rotterdam a gidiyor ve katalan. Daha iyisi samda kayisi.

Atladik arabaya, bir muhabbet bir muhabbet, nasil ozlemisim ispanyolcayi, dokturuyom. Adam hollandada sirket kurmus, isleri tikirinda, buyutmeye baslamis. Eskiden katalunya komunist partisindeymis, hatta secilmis falan birseylere, artik neye tam bilmiyorum ama politikaciymis, sonra bikrakmis sirket kurmus. Tabii durum ironik baya komunizmi savunup sirket kurmasi fln, kendi de kabul ediyo. Neyse muhabbet ederken, Rotterdam’daki arkadasinin gecikecegi tuttu, biz de adami nasilsa vakti var diye, arkadasin ailesinin evine turk cayi icmeye davet ettik. Turkiye’yi gezmis esiyle, cok sevmis flan, bizi de Rotterdam’a evin onune kadar getirdi hatta birer kahve ismarladi, bir cayimizi icsin, arkadasin antisistema halasiyla muhabbet etsinler falan diye goturduk eve. Cok keyifli sohbetti, keyifli yolculuk, adam Katalan, daha ne olsun. Muhtemelen en guzel otostop yolculuklarimdan biri oldu bu.

Hatta oyle bir mutlu olduk ki, sandik butun Hollanda’da boyle zirt diye araba bulabiliriz, tum Hollanda’yi boyle gezebiliriz. Yanildik.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Netherlands'de gozume carpanlar