Sunday, October 23, 2011

Sometimes it lasts in love but sometimes it hurts instead


Aşk acıtmazsa aşk olmaz diye duymuştum bir yerlerden. Kaynağını bulmaya çalıştım ama başaramadım bulmadım. 



Aşk acıtmak zorunda mı? Ne yani, hiç mi doğru zaman, doğru mekan ve doğru insan bir araya gelmez? Bütün gezegenlerin aynı hizaya gelmesi, pembe balığın ağaca çıkması, apokalipsi atlatmak mı gerekli? Hadi tüm bileşenler bir araya geldiler diyelim, bu ilişki hala nasıl yürümez? Sadece zaman/mekan/insan ilişkisi de değil ki, duygular da olacak işin içinde, hani arzu, tutku, sevgi, güven, pozitif enerji ve herşey, hepsi bir araya gelmeli aynı zamanda… Bu çok bulunası bir durum değil sanki.

Ama bulunduğunda kaçırılmaması gereken bir değer.

Hani yürümesi için herşey yapılası, çabalanası, peşinden gidilesi…

Hani oyle biri vardir ki hayatinda, yanında kendini çok değerli hissedersin, hani özelsindir, güzelsindir, ona başkalarının hissettiremediği duyguları hissettirirsin, konuşamadığı seyleri konuşursun, anlatamadığı şeyleri dinlersin, anlatamadıklarını anlatırsın.

Sana öyle bir bakar ki teksindir dünyasında, en azından seni buna inandırır, şüphe etmezsin ki herşeyinle güveniyorsundur zaten, onunlayken şüpheye yer yoktur beyninde/ruhunda…

Sana öyle bir gülümser ki o bir gülümsemeyle dünyalar senin olur, kahkahasını içine çekesin gelir. Hep gülsün, o bazılarının beğenmediği ‘kötü adam’ kahkahaları bile odaları salonları doldursun istersin, hatta dudaklarındaki minik bir kıvrım için türlü maymunluk yapmaya hazırsındır, nitekim yaparsın da.

Sana öyle bir sarılır ki sımsıkı tüm gücüyle, nefes alamazsın ama hiç bırakmasın istersin. Dokunmak istersin. Dokunduğunda için ürperir, temasını hatta daha fazlasını tüm vücudunda hissetmek istersin, tamamen ve tüm hürcelerin bas bas bağırır sana onu ve onu ne kadar çok istedigini. Sadece düşüncesi bile deli etmeye yeter de artar ve en nihayetinde o anları dondurmak ya da sürekli yaşamak istersin.

Sana öyle bir bakar ki yüreğin hop eder bir an, istersin ki asla gözlerini çevirmesin senden öte tarafa, ışıl ışıl parlar sana bakarken, kendini görürsün o ışıltılarda sanki hükümdarısındır o karman çorman hayal aleminin ve güçlü kalmak zorundasındır krallığına layık olabilmek için. Güçlü kalmak zorundasındır kaybetmemek için o ışıltıyı. Güçlü kalmak zorundasındır sürülmemek için o ütopya devletinden.

Evet ütopyalar gerçek olabilselerdi ütopya denmezdi, ama insan hayal alemine ya da o mükemmel ütopik dünyasına bu kadar bağlı olmalı mı? Sadık kalmaya bu kadar kararlı olmak karşındakine ve sahip olduğunuza haksızlık etmek değil midir? Kasmak, kasılmak… O küçük hayal dünyasında olduğundan kat be kat daha mutlu, daha dolu, daha yoğun, daha güzel, daha GERÇEK olabilecekken, bu ihtimal neden daha korkutucu olsun ki?

Derken, yolunda gitmemeye başlamış birşeylerin ardından kafanda milyonlarca düşünce dolanırken farkedersin ki aslında o ışıltılar sana özel değilmiş, hiç senin olmamışlar. Meğer genel ilgi, alaka ve merakın ardından doğal bir şekilde gelen, iki ilginç kelam edebilen herkese yöneltilebilen bir ışıkmış o gözlerden çıkan. Ütopyasını sadece senin yönettiğini sandığın o hayal dünyasında, çeşitli şekilde tahttan indirilen padişahlar kadarmış ömrün… Uyarıları dikkate almadan ilerlemeye çalışmıssın sen o dikenli yollarda kafanın dikine giderek, ‘büyük sözü’ dinlemeden… O ışıltılara geceleyin uçuşan böcekler gibi öyle bir kapılmışsın ki, ütopyasını gerçekleştirmeye çalışan Marx kadar bile başarılı olamamışsın. Birkaç aylık ömrü olduğunu bile bile peşinde koştuğun mutluluğun, gerçekleştirme hayalleri sırasında ters tepip tamamen yok olabileceği tehlikesini göz ardı etmişsin. Belki de inanmak istememişsindir o uyarıların ciddiyetine. Bu büyü kaldırır bunu, çaresine bakar, hale yola koyar diye düşünmüşsündür, ‘yeterince çabalarsam olur’ a körü körüne bağlanmışsın onun da kendi ütopyasına bağlandığı gibi.

Ve bir gün bir bakmışsın ki, o krallığının, o ütopyasının tahtına başka birileri geçmekte, hatta sen nafile(!) işlerle uğraşırken, tırnaklarınla kazıyıp gelerek hak ettiğin o tahta 3 günde çoktan kurulmuş bile…

Acı gerçek yüreğini dağlarken döktüğün kovalarca gözyaşı söndüremez o yangınları. Beynine saplanır çeşitli anılar, fotoğraf kareleri, sinir bozuklukları, hiçbiri gözünün önünden gitmez, özellikle tahttaki insanı düşündükçe mide krampları girer, acı yine başlar kemirmeye tüm vücudunu.

Öyle kalakalırsın verdiklerinle, kattıklarınla, hatta büyüttüğünle.

Işin kötüsü, ne baraj doldurası gözyaşları, ne çekip gitmeler, ne de başka birileri dikebilir bu parçalanmış yelkeni…


No comments:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Netherlands'de gozume carpanlar